Bağırmasaydı kimse duymayacaktı!

Bir mahalle, bir çocuk, bir yanlış anlama ve yıllarca geçmeyen bir korku.

Bağırmasaydı kimse duymayacaktı!

Mahalleyi Ayağa Kaldıran Çığlık

“Yetişiiin, annem kendini hortumla asıyooo!...

Yetişiiinnn, annem intihar ediyoo!... Anneeeaee!...”

diye kendini yere vura vura ağlayan, 12 yaşlarında, feryat figan bir çocuk...

Babamın bakkalıyla aynı mahalledeydiler. Gecekondudan bozma, avlusuz, bahçesiz, müstakil ve kiralık bir evde yaşıyorlardı. Mavinin en kötü rengine boyanmış demir dış kapı doğrudan sokağa açılıyordu; kapının altında ufak bir beton eşik, önünde terlikler.

Yakın bir zamanda taşınmışlardı mahalleye. Pek tanımıyordum; birkaç kez gelmişti bakkala. Yarım kilo açık yoğurt, zeytin ve ekmek gibi temel şeyler almıştı. Kocaman ağzı, uzun kirpikleri ve ağlama ile gülümseme arasında gidip gelen hüzünlü mimikleri vardı. Hemen hemen yaşıttık; vücudu benden daha büyük, davranışları ise daha küçüktü. Bazen nereden bulduğu bilinmez bozuk paralarla bakkala gelir, “Bununla ne olur Ahmet amca?” diye sorar; daha yanıtını beklemeden, “Bu olur mu, şu olur mu?” diye parasına göre hep olmayacak şeyleri gösterip sorardı. Bir keresinde babam, “Al hadi, olur.” dedi ve olduğu yerde ufak bir toz bulutu gördüm. Bunun sadece çizgi filmlerde olduğunu sanırdım; yok oldu. Babam bazı seferlerde ona bir sakız hediye ederdi; o koca ağzını gülerken görmek sizi de gülümsetirdi.

Babamın ender bıraktığı disiplin boşluklarında birkaç kez onunla sokakta oynamıştık. Hiç mevzu bahis olmadan birdenbire, “Oğlum, benim abim var yaa...” diye başlar; ağabim şöyle, ağabim böyle diye, kendi kendine, sürekli bahsederdi.

Babasının yokluğunu kapatan, onu sokaktaki sertliklerden koruyan hayali ağabeyi olan çocuk... Şimdi o demir sokak kapısının önünde, diz kapakları bitişik, ayakları dışa dönük, yere çökmüş; anırarak ağlıyordu:

— Annem kendini asıyo, annem kendini hortumla asıyo, anne yapma, anneeeğ!...

Sokaklar yankılanıyordu. Çok korkuyordum; hayatımda hiç ölü birini görmemiştim ya da hortumla kendini asan birini.

Yardımsever, korkulu, şaşkın ve çocuksu bir coşkuyla evlerinin önüne koştum. Beynim panik hâliyle büyük bir hızla çalışıyordu; o kısa mesafede aklıma çokça şey geliyordu. Tavanın içinde bırakılmış nervürlü demire bağlı, yeşil, dandik bir su hortumu gözümün önünde canlanıyordu. Eve vardığımda, boyu Hafize Ana’yı (Adile Naşit) aşmayan annesinin bacaklarına sarılıp boğulmaması için onu yukarı doğru kaldıracaktım ama buna gerek kalmamasını, benden önce mahalleli bir ağabeyin varıp müdahale etmesini daha çok istiyordum.

Öyle olmadı. İlk ben vardım. Kapıdan içeri doğru baktığımda koridorda bir tabure görüyordum ama ne annesi ne de o dandik yeşil hortum görünmüyordu. Kalbim tişörtümün üstünde, bir üçgen gibi dışarıdan görülüyordu. Feryatlara daha fazla kayıtsız kalamayan annesi koridorda belirdi; gözlerim mutluluktan ve heyecandan kapandı. Böyle bir mutluluk yok.

Halil şimdi daha farklı bir tonda, daha çok ağlıyordu. Annesinin bacağına sarıldı. Gerçekten tam olarak ne olduğunu anlamadım. Birkaç gün sonra kapılarında bir Anadol kamyonet gördüm. Geldikleri gibi, sessizce mahalleden taşındılar.

Değerlendirmeler
0
0 Değerlendirme
Değerlendir
İşlem başarılı
İşlem başarılı
İşlem başarılı